Yazınsal Denemeler

Machu Picchu

Gözlerini kısarak baktı Machu Picchu’ya. 2360 metre yükseklikte kurulan bu antik şehre hayranlık duyuyordu. İstanbul’dan kalkarak buralara kadar gelmesine neden olan neydi bilmiyordu. Hiç düşünmeye de kalkmadı aslında. İnternette resmini gördüğünde içinde bir şeyler hissetmişti. Hiç yabancı gelmeyen o köyün sokaklarında yürüdüğünü görüyordu rüyalarında. Kafasında kuş tüyünden başlıklar olan kadınlar ve erkekler, yanından geçip gidiyordu. İlerde pazar yerinde insanlar eşyaları takaslıyor, küçük çocuklar ellerindeki sopalar ile en vahşi savaşçıların yüzlerini giyerek birbirlerine kılıçlarını savuruyordu. Burnuna tanıdık bir koku geliyordu her zaman. Yanmış hamur ve kavrulmuş et kokusuna benzeyen bir kokuydu bu. İlerde ellerini gökyüzüne açmış bir adam, Tanrıya yalvarıyordu. İnti dediklerini duyuyordu. Ama kimdi bu İnti. Onun hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Birden bir el, koluna yapışarak çekiyordu onu. Siyah, çalışmaktan yıpranmış ama yumuşaklığından hiç bir şey kaybetmemiş bir el. Küçük ve narin parmakları, kuklalarınkine benzer bir incelikteydi. Ama çalışmaktan olsa gerek, yeterli derecede güçlüydü. Boynunda asılı olan ve onlarca renkli kolyeden oluşan gerdanına baktı. Yukarıdan aşağıya, göğsüne kadar inen büyük bir gerdanlıktı. En üstte sarı boncuklar ile başlayan, aşağı doğru sırası ile yeşil, mavi ve kırmızı ile devam eden renkleri vardı. Kolye onu olduğundan büyük gösteriyordu. Ama gözleri yeni açan kır çiçekleri kadar taze, fırından çıkmış taze ekmek kadar sıcaktı. Ne yaparsa yapsın bunu engelleyemezdi. Teninin sıcaklığını o kadar yakından tanıyordu ki, bu sıcaklığa kendini bırakıp bir ömür geçirebilirdi. Kendini çeken bu elin peşinden ara bir sokağa girdi. Gözlerinde ona hemen söylemesi gereken büyük bir şeyin heyecanı duruyordu. O kara gözler açılıp onu içine çekebilecek derin bir kuyu oluveriyor ve etraf kararıyordu. Bir ses duyuyordu her seferinde, ” sakın geri gelme” diye. Her seferinde tamda bu şekilde uyanıyordu rüyasından. Taksim’de kaldığı eski Bizans motifli binanın son katındaki kiralık odasında. Gözlerini açınca tavandaki rutubetten kalan siyah lekelere bakıyordu. Her defasında bunlardan bir anlam çıkarmaya çalışıyor, azalınca iyi geçecek bir güne, çoğalınca kötü geçecek bir güne işaret olduklarına inanıyordu. Bir kitapta okumuştu. Böyle şekillere anlam yükleyen veya şekillere bakarken sesler duyan insanlara sinestezi hastası denirmiş. Acaba o da hastamıydı. Bunu düşündü bir an yatağında. Sonra saate bakarak işe gitmesi gerektiğini kendine hatırlattı. Yataktan çıkarken kendisi ile verdiği savaşın, her gün tekrarlanmasına şaşırdı bir anda. Yaşamak için zerre enerjisi yokken, yataktan kalkmamak için bu kadar direnecek enerjiyi nasıl buluyordu acaba? Ve bu rüya neden her seferinde aynı yerde başlıyor ve aynı yerde bitiyordu.

Etiketler

Benzer Bloglar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu da ilginizi çekebilir

Close

Adblock yüzünden grüntülenemiyor. Lütfen Adblock kapatınız.

Please consider supporting us by disabling your ad blocker